David Hockney 88 yaşında hayatını kaybetti. Ardında yalnızca tablolar değil, görmeye dair güçlü bir yaklaşım bıraktı.
Bradford, İngiltere’de 1937’de doğan Hockney, Londra’daki Royal College of Art’tan mezun olduktan sonra Brit Pop ile anılmaya başladı. Ancak sanatı, ironiden ve mesafeden çok yakınlık, ışık ve gündelik hayatın canlılığı üzerine kuruldu.
1964’te Amerika’ya giden Hockney, özellikle Los Angeles’ın aydınlığını eserlerine taşıdı. Havuzlar, odalar, sandalyelerde oturan insanlar, kıvrılan yollar ve açık manzaralar üzerinden renk, ışık ve ferahlık duygusunu resimlerine yerleştirdi.
Sanatçının çalışmaları, aynı cinsiyetten ilişkileri modern sanatta trajedi ya da sapma olarak değil, sevgi ve sıradan bir güzellik olarak göstermesiyle de önem kazandı. Bu yaklaşım, sonraki kuşaklar üzerinde kalıcı bir etki bıraktı.
Hockney yıllar boyunca yalnızca resim yapmadı; çizdi, denedi, konuştu ve teknolojiyi de bakışın yeni bir aracı olarak kullandı. iPhone ve iPad ile ürettiği işler, resim yapma tutkusunu bırakmadan yeni imkânlar aradığını gösterdi.
1988’de yayımlanan bir belgeselde Çin parşömen resmi üzerine yaptığı değerlendirme, onun bakışı tek bir sabit çerçeveye hapsetmeyen yaklaşımını öne çıkardı. Hockney’ye göre dünya, tek bir anda değil, parça parça ve hareket içinde kavranıyordu.
1980’lerde ürettiği fotoğraf kolajları da aynı düşünceyi sürdürdü. Pearblossom Highway gibi çalışmalar, tek bir kare yerine çoklu bakışları bir araya getirerek zaman, hafıza ve hareket duygusunu öne çıkardı.
Hockney’nin mirası, kolay görünen ama son derece sofistike bir sanat anlayışıyla tanımlanıyor. Geride, dünyayı daha büyük, daha parlak, daha tuhaf ve daha canlı görmeye çağıran bir bakış biçimi bıraktı.