Los Angeles’ın Fashion District bölgesindeki bir atölyede çalışan Lydia Wendt, modayı doğaya daha yakın bir döngüye sokmaya çalışıyor. California Cloth Foundry adıyla kurduğu marka, Amerikan tarımında yetişen liflerden üretilen, bitkisel boyalarla renklendirilen ve ömrü bittiğinde kompostlanabilecek kıyafetler tasarlıyor.
Wendt’in hedefi, giyimi yalnızca daha az zararlı hale getirmek değil; toprağa yeniden besin döndürebilen bir sistem kurmak. Ona göre kıyafetler, çöplüğe gidecek bir atık değil, doğru işlendiğinde yeniden doğaya karışabilecek bir malzeme olmalı.
Bitkisel boya, yerel pamuk ve kompostlanabilir malzeme
Şirketin ürünlerinde çoğunlukla Amerika’da yetiştirilen pamuk kullanılıyor. Boyama sürecinde ise petro-kimyasallar yerine kadife çiçeği, California gelinciği, madder kökü, kestane, kediotu, mürver, indigo ve logwood gibi doğal kaynaklardan elde edilen pigmentler ve enzimler öne çıkıyor.
Wendt, kıyafetlerin yalnızca kumaşından değil, etiketinden ambalajına kadar daha döngüsel tasarlanmasına çalışıyor. Siparişler kompostlanabilir selüloz torbalarda gönderiliyor, etiketler tekstil atığından yapılıyor ve bitkisel mürekkeple basılıyor.
Atölyede kesim sırasında çıkan kumaş parçaları da çöpe gitmiyor. Bu parçalar toplanarak yeniden ipliğe dönüştürülüyor ve üretim döngüsüne geri sokuluyor.
Moda endüstrisine itiraz
Wendt, moda sektörünün çevresel maliyetinin artık göz ardı edilemeyeceğini savunuyor. Küresel ölçekte her yıl 100 milyardan fazla giysi üretildiğini, tekstil üretiminin dünya sera gazı salımında ve atık su yükünde ciddi payı bulunduğunu hatırlatan yaklaşımı, hızlı modaya karşı yerel üretim ve şeffaf tedarik zinciri fikrini öne çıkarıyor.
Ona göre sorun yalnızca üretim hacmi değil; sentetik liflerin ve kimyasal işlemelerin insan sağlığıyla temas eden bir alan yaratması. Wendt, kıyafetlerde kullanılan boyalar, kaplamalar ve karışımlar konusunda tüketicinin çoğu zaman yeterince bilgilendirilmediğini düşünüyor.
Markanın kurucusu, kendisinin moda dünyasında başladığı yolculuğu da bu yüzden yeniden şekillendirdiğini anlatıyor. Genç yaşta mankenlik yapan, ardından New York’ta tekstil tasarımı eğitimi alan Wendt, yıllar boyunca büyük markalarla çalıştıktan sonra petro-kimyasal içeriklere ve yoğun kimyasal üretime karşı daha temkinli bir çizgiye yöneldi.
Kişisel deneyimden çıkan dönüşüm
Wendt’in doğal kumaşlara ilgisi annelik döneminde derinleşti. O dönemde çocuk kıyafetlerinde kullanılan bazı alev geciktiricilerin daha sonra zararlı bulunduğunu öğrendiğini, bunun da onu daha temiz malzemeler aramaya yönelttiğini söylüyor.
39 yaşındayken göğüs kanseri teşhisi alması ise bu yönelişi belirgin biçimde hızlandırmış. Wendt, bu sürecin ardından toksik petro-kimyasalları tamamen bırakmaya karar verdiğini ifade ediyor.
Bugün ders de veren Wendt, San Francisco’daki bir üniversitede sürdürülebilir moda tasarımı üzerine çalıştı ve öğrencileriyle birlikte mantar, yerli çalılar ve başka doğal kaynaklardan boya denemeleri yaptı. Bu deneyimler, moda tedarik zincirindeki şeffaflık eksikliği konusundaki eleştirilerini güçlendirdi.
"Sürdürülebilir" yerine "yenileyici"
Wendt, "sürdürülebilir" etiketini yeterli bulmuyor. Ona göre bu ifade çoğu zaman sistemin gerçekten iyileşmesini değil, ekonomik devamlılığı işaret ediyor. Bunun yerine "yenileyici moda" tanımını kullanıyor.
Bu yaklaşımda amaç, toprağın sağlığını, biyolojik çeşitliliği ve yerel üretimi güçlendiren doğal lifler yetiştirmek. Wendt, California Cloth Foundry’yi de bu düşüncenin bir uzantısı olarak görüyor.
Markanın bugünkü yapısı, Fibershed ve The North Face ile yürütülen Backyard Hoodie Project adlı yerelleştirilmiş tedarik zinciri denemesinin ardından şekillendi. Wendt, pamuğunu çoğunlukla New Mexico, Arizona ve California’daki üreticilerden alıyor ve iplikten dikime kadar her aşamada doğrudan ilişki kurmaya çalışıyor.
Yerel üretim daha pahalı ama daha denetlenebilir
Wendt, Amerika içinde üretimin maliyetinin yurt dışına göre en az yüzde 40 daha yüksek olduğunu söylüyor. Buna rağmen, yakın coğrafyada kurulan üretim hattının hesap verebilirlik sağladığını ve tüketicinin ürünü nereye dayanarak aldığını daha açık biçimde görebildiğini düşünüyor.
Onun ifadesiyle bu yaklaşım, yiyecek sektöründeki "çiftlikten sofraya" anlayışına benziyor. Nasıl ki restoranlarda ürünün nereden geldiği önem kazanıyorsa, giyimde de kaynağın daha görünür hale gelmesi gerektiğini savunuyor.
Wendt’in atölyesinde sergilenen turuncu, koral, beyaz ve mavi tonlardaki parçalar; doğadan elde edilen boyaların daha yumuşak ve eşit olmayan renkler üretebildiğini de gösteriyor. Wendt, bu farklılığı kusur değil, kumaşın canlılığının bir işareti olarak görüyor.
California Cloth Foundry’ye yönelen müşterilerin bir kısmı hassas cilt, sentetik kumaşlar veya çevresel sağlık kaygıları nedeniyle markayı tercih ediyor. Wendt’e göre, bedene daha yakın ve daha doğal bir kumaş düzeni, yalnızca çevre için değil insan sağlığı için de daha sakin bir ilişki kuruyor.
Şirketin çizdiği tablo, modanın atık üretmeyen bir döngüye dönüşebileceği fikrini test ediyor. Wendt için asıl mesele, kıyafetin giysi olarak başlayıp toprağa geri dönebilen bir yaşam döngüsüne sahip olması.